Neredeyse depresyondayım sözü içime yer edip kök salacaktı ki kendimi silkelemem gerektiğini anladım. Ev işlerine sarayım biraz dedim; bir akşam önümde sarma tenceresi ve bir kilo pirinçle buldum kendimi tv başında. Oturdum bütün akşam yaprak sardım. Sonraki akşam abur-cuburları yığdım önüme, derken sonraki akşam da öyle. Obez olup da evin dar kapısından dışarı çıkamazsan görürsün sen dedim kendime ve yemekle de vakit geçmeyeceğini anladım.
Aklıma filmlerden bir sahne geldi. Dizi halinde çekilen Sherlock Holmes filminde Dr. Watson a psikiyatristi bir blog yazmasını önermişti. http://www.johnwatsonblog.co.uk/ Blogda ilk gün yazdığı şey "Nothing" . Hayat bu hep aynı gidecek değil ya özellikle bir dizi senaryosundaysanız. Bir maceradır başlıyor ve blog yazmaya başlayan Dr. Watson devam da ediyor. Kendisinin tahmin edemeyeceği bir izleyici kitlesiyle karşılaşıyor ve hayatı çok farklı bir seyirle devam ediyor. Çünkü yeni bir dostu var Sherlock Holmes ün ta kendisi.
Dizinin bir sezonda 3 bölüm vermesi benim ilgimi çeken ilginç bir durumdu. İlk iki sezonu takip edenler 3. sezonun da yayınlanmak üzere olduğunu biliyorlardır. 2. sezon sonu izleyenleri şaşırtan bir sonla bitti. Ne yani öldü mü derken sapasağlam karşımızda görmek "Ama nasıl olur?" sorusunu akıllarda bıraktı. Sırf bu sorunun cevabı için bile izlenir. Her durumdan akla yatan bir cevapla çıkması bakalım bunun içinde nasıl bir cevap verecek dedirtiyor. Diziyi, bölümlerini, konuları neredeyse unutmuşum. Aklımda dolanıp bakarken hatırladığım şeylerden en önemlisinin bu final olduğunu farkettim.
Bu dizide Dr. Watson karakteri benim için parlayan, göze çarpan karakter. Beni bu karakterde etkileyen durumlardan biri de dizinin başında taşıdığı bastonu bir bakıyorsunuz yok olmuş.
Hayat bizleri bir şekilde yaralayıp tekrar vahşi doğaya-topluma salıveriyor. Yaralarımız bizim zayıf noktamız ta ki gelip biri onu sarıncaya kadar ya da yeniden ayağa kalkmamıza yardım edinceye kadar. Koşarken düşen bir çocuk gibi ellerimiz dizlerimizde ağlayarak kalkarız ama dizlerimiz kabuk bağlayana kadar ve çoğu zaman da kabuklarını atana kadar canımız yanar. Yara izlerine bakar ve hatırlarız, ne kötü düşmüştüm bee geçti der bir ah geçiririz.
Annemin dediği gibi "Unutursun, unutursun. Gün olur hiç aklına bile gelmez." Umarım unuturuz. Unutturacak bir macerada buluruz kendimizi, Dr. Watson gibi.